Küçükkuyu Günlükleri 1 – Ev

 

İstanbul’da doğmadım ben, iki aylıkken gelmişiz bu kente. İlkin Zeytinburnu’nda tek göz bir odaya, babama ortaklık teklif eden bir adamın evine taşınmışız. Oda o kadar berbatmış ki, annem ve anneannem isyan etmiş. Vefa Stadı’nın yanından inen yokuşta bir tahta eve geçmişiz bir ay içinde. Orada da kısa bir süre geçirmişiz; ev sahibesi kızartma yapan annem ve anneanneme saldırmış; “Çekin gidin evimden Bursa orospuları,” diye bağırmış. Annem yakınlarda bir yerlerde çalışmakta olan babamı çağırmış, derken karakolluk olmuşlar. Karakoldaki polis Hakkı amca, bizimkileri yine aynı yokuş üzerinde, kendi evinin karşısındaki ahşap bir eve taşınmalarını sağlamış. Babam Hakkı amcayı daha sonraları kah Beyazıt’ta, kah Beyoğlu’da simitçi kılığında görmüş. Orada ne kadar oturduk bilmiyorum ama hafızamdaki ilk görüntü o iki katlı eve ait. Kapıdan girilince karşımıza bir tahta merdiven çıkardı; o eve ait sadece o merdiveni hatırlıyorum. Bir de yere peş peşe sürtüp bıraktığımda önünden ateş çıkararak giden tenekeden oyuncak arabayı. İhtimal babam almıştı. O teneke arabanın peşinden giderken merdivenlerden yuvarlandım. O merdivenin başında annemden yediğim mısır dayağı hiç çıkmadı aklımdan. Çarşamba Pazarı’na gitmiştik. Ben “Mısır isterim,” diye tutturdum. Halbuki filede mısır var. Eve girer girmez mısır koçanlarından biri ile dövmüştü beni o merdiven ağzında annem. O oldu, bir daha da hiç bir zaman bir şey istemedim annemden. Sonra Kariye Camii’nin hemen karşısında bir ahşap eve taşındık. Babam Kur’an’a el basarak yemin etti bir daha içmeyeceğine; fakat sekiz ay sonra bir akşam yine körkütük geldiydi. Sonra Vefa Stadı’nın karşısına taşındık. Bu kez tahta değildi evimiz. Kız kardeşim bu evde doğdu. Ev sahibesi ile Bursa’daki heykelin önünde çekilmiş bir fotoğrafım var; ellerini benim omuzlarıma koymuş, kameraya bakmışız öylece. Annem çok kızardı kadına, “Şunun elleri olmasa omuzunda kesip atacağım,” derdi. Sonra bir gün yumurtladı nedenini, meğer kadın ikide bir babama takılır, “Sabri gel bi gün beraber içelim,” dermiş. Oradan Hırka-ı Şerif’e, yerin altında bir apartman dairesine taşındık. Yine tek göz bir odaydı burası da. İlkokula bu evde başladım. Babam felç oldu, dokuz ay çalışamadı bu evde. Kirayı ödeyemeyince sabaha karşı at arabasıyla kaçtık bu evden; Yedikule’ye, hemen önünden geçen banliyö treninin zangır zangır titrettiği yine ahşap bir eve soktuk başımızı. Sonra yine Yedikule’de bir oda, bodrumunda mutfak banyo tuvalet olan bir eve geçtik. Bu evdeyken çocuk işçi oldum, eve para getirdim. Darüşşafaka’ya bu evdeyken girdim. Çarşamba’daydı okul. Yedikule’den otobüse biner, Aksaray’a gider, aktarma yapardım. Samatya’ya taşındık bir ara. Oradan da Kocamustafapaşa’da, Sümbülefendi mahallesine. Sur içinde otururken, kimi hafta sonları Ortaköy’e Ahmet Dayımlar’a giderdik tramvayla. Öz dayım değildi, öyle derdik ama. Bir süt akrabalığı varmış. Taş Basamak’ta bahçe içinde bir ahşap evde otururlardı. Ahmet dayım da içerdi. Sonra o da Kur’an’a el bastı, bıraktı içkiyi. Ama o bir daha başlamadı. On altı yaşıma geldiğimde biz de Ortaköy’e taşındık. Babam “Orası İstanbul değil ki,” diyerek itiraz ettiydi. Bu da bir tahta evdi. Dört aile yaşardı bu köhne evde; hepimiz bahçede yazın çekirdek çitlerdik. Uçar’la müştemilatın tuvaletini karanlık odaya çevirmiştik. Babam biz bu evde otururken Gedikpaşa’daki bir yangında öldü . Bu evde otururken atıldım Darüşşafaka’dan. Sonra o ev yıkıldı, yerine beton bir bina yaptılar. Biz hemen bitişiğinde, Ermeni kilisesinin bahçesine bakan bir oda bir salon eve taşındık. İlk kez bağımsız bir odam vardı; annemle kız kardeşim evin oturma odasında uyurlardı. Bu evdeyken bir gece yarısı polisler geldi, beni götürdüler. Yirmi altı ay sonra yine bu eve döndüm. Kız kardeşim bu evdeyken evlendi, Arnavutköy’e taşındı. Elime biraz para geçince annemi aldım Dördüncü Levent’te geniş bir daireye taşındık. İlk kaloriferli evimizdi. Önümüz yeşillikti. Ama bir yıl dayanabildi annem; bütün konu komşusu Ortaköy’de kalmıştı; geri döndük. Bu kez Dereboyu Caddesi üzerindeydik. Bir ara gittim Beylikdüzü’nde bir kooperatife girdim. Taksitleri ödeyemeyince sattım, o parayla anneme bir ev aldım Ortaköy’de; banyosunu mutfağını yepyeni yaptım, çok sevindi, Ama evleri ayırmama çok üzüldü. Artık hap kadar evim vardı kendime ait. Tam otuz beş yıl Ortaköy’de oturduk. Burada ölürüm artık ben diyordum. Fakat giderek soğudum bu semtten. Annem de yaşlandı, birlikte Moda’ya geçtik; geniş, ferah, aydınlık bir eve. Annem çok mutlu oldu. Ona aldığım evi de sattım. Üzülmesin diye de yalan söyledim, “Kiracı var, kiraları da aksatmadan ödüyor,” dedim yıllarca. Sonra sormayı da bıraktı. İyice yaşlandı. Bakıcılar tuttuk. Sonra kız kardeşimin yanına gitti. O ara ben de Maltepe’den bir ev aldım, güya yatırım yaptım, sonra gittim hiç sevemediğim bu semte taşındım. Her Cumartesi Arnavutköy’e annemi görmeye geldim. Ortaköy’den geçerken hiç özlemediğimi gördüm. Sonra annem öldü, İstanbul benim için bitti. Maltepe’deki evi de satarsam bütün bağlarımı koparacağım. Şimdi Küçükkuyu’dayım. İyice küçülttüm hayatımı. Bir oda bir salona sığdım yine. O kadar az eşyam var ki. Günüm beşer dakikalık yürüme mesafesinde bir yerlerde geçiyor. Geleli kırk gün oldu, otomobille kırk dakikalık yere gitmedim. Sahilde her gün en az kırk dakika yürüyorum ama. Kentin bir ucundan diğer ucuna bu kadar sürede gidilip geliniyor. Bu kış burada geçecek. Sonra ne olur, bilmiyorum. Ama bir küçük toprağım olsa, üzerine bir konteynır kondursam, oraya sığsam. Sırt çantamı alıp alıp gitsem Dünya’nın bir ucuna… Uçaklara, vapurlara, trenlere, otobüslere binsem binsem hep gitsem. Evim Dünya olsa. İstanbul, merak etme, arada bir sana da gelir bir kahveni içerim. Severim seni orospu. Az şey yaşamadık senle…

Yorumunuz