Küçükkuyu Günlükleri 2 – Akşam

 

Dün gece rüzgar denizden sert esti. Geçenlerde fotoğrafını çektiğim ağaca bugün baktım kuru dallarıyla baş başa kalmış. Mor begonviller de rüzgara direnememiş, su birikintilerinin üzerinde birer nilüfer gibi salınmakta. Sahil yolu yer yer göl olmuş, bulutları yere indirmiş. Dalgalar kurumuş deniz yosunlarını da yola dökmüş, alın bunlar sizin olsun demiş. Beraberinde gelen kum tanecikleri de oraya buraya saçılmış…

Bütün gece dalgaların dayağını yiyen kıyıya çıkarılmış demir merdivenler, bir kısmı toplanıp evlerin balkonlarına konmuş gölgelikler, üst üste istif edilmiş şezlonglar yazın şahit oldukları o neşeli günleri birbirlerine anlatmaktan vazgeçmiş, önümüzdeki soğuk ve yağışlı günleri nasıl geçireceklerini düşünüyor.

Karıncalar kenarından su içebilecek kadar durgundu deniz bu akşam. Hava bulutlu ama parlak. Dolunay çıkacak ama henüz ortalarda yok.
Körfezin diğer ucu sanki çok yakın. Geçenlerde hava öylesine berraktı ki, Ayvalık’ta cam kenarına oturmuş rakı içenleri gördüm.

Sakin havayı fırsat bilenler oltalarını atmış, sessiz, sabırlı, kaderlerine razı olmuş, bekliyor. Kimileri açılır kapanır sandalyeleriyle gelmiş, oturmuş akşamı seyretmekte. Kimileri nevalelerini yemekte, içmekte. Kediler birikmiş etraflarına, belki insafa gelen olur da bir parça da onlara verir diye. Uzaklardan geçen balıkçı teknesinin pat patları bile sessizliği bozamıyor…

Yazlıkçıların hepsi gitti. Evlerin kapıları sıkı sıkıya kapalı. Kepenkler inmiş. Pencerelerinden sarı sıcak ışık gelen tek tük evlerin önünde ise yine kediler bekleşiyor. İki sarman yüzsüzlüğü ele almış camın önüne çıkmış içeriye bakmakta… Siyah beyaz olanı başını kaldırmış put gibi duruyor. Diğer arkadaşları yakınlarda ama umutlarını kesmişçesine bakışları sabit, küskün, ellerini ayaklarını altlarına almış porselen biblolar gibiler. Biraz ileride hep aynı yere yatan yaşlı köpek Allah bir an evvel canımı alsa da kurtulsam diye dua etmekte.

Bir baktım benim Şımarık’ın annesi olsa gerek, siyah, beyaz, kahve ve sarı renklerin hepsini toplamış bir kedi çıktı karşıma. Kız, Şımarık nerede, diye sordum, korktu kaçtı. Sonra birden Şımarık çıktı ortaya. Bu sonbaharın mahsulü bir yavru. Annesinin kopyası. Nasıl güzel, nasıl sevimli… Bir kaç gündür yolumu kesiyor, benimle koşar adım yürüyor, sonra birden önüme atlayıp kuzular gibi zıplıyor, sonra sırtüstü yatıp gel beni sev, diyor. Sonra kalkıyor, yine yanımda koşturuyor, ayaklarıma dolanıyor. Eğilip sevmemek, oynamamak mümkün değil. Al beni, sahiplen diyor. Bak, diyor, ne eğlenceli bir kediyim ben, diyor. Önümüz kış, diyor. Bak diyor, herkesler gitti, sen de yalnız kaldın, sana arkadaşlık ederim, ben de ayazda kalmam, diyor. Yine eğildim, o yine taklalar attı, sırtüstü yatıp sev beni, dedi, sevdim. Sonra yanından ayrıldım… Peşimden geldi bir süre, yine ayaklarıma süründü… Baktı benden hayır yok, geri döndü…

Biraz yürüdüm, dönüp baktım, Şımarık ortalarda yok, güneş ha battı ha batacak…

14 Kasım 2016, Pazartesi

Yorumunuz