Küçükkuyu Günlükleri 3 – Süleyman

Kasım ayının son günlerindeyiz, kış kapıda; önümüzdeki hafta yağışlı ve soğuk geçecek. Bugün belki de son ılıman ve güneşli günlerden biri olacak. Hoş, Küçükkuyu’da bir iki gün yağmur yağar, sonra tekrar güneş açarmış, ama olsun, bu tatlı günü değerlendirmek, biraz da aylaklık etmek üzere öğle yemeğinden sonra Küçükkuyu ile Altınoluk’u ayıran Mıhlı Çayı boyunca, denize sırtımı verip Kuzey’e doğru yürüdüm. Taşkınlara karşı iki tarafı betonla örülmüş çayın önce Altınoluk tarafındaki toprak yolu adımlamaya başladım. Yere boylu boyunca uzanmış bir dalı kırıp baston yaptım kendime. Kısa bir süre sonra yol bitti, geri döndüm, bu kez karşı yakaya geçip yürümeye başladım. Derenin başına moloz dökmüşler. Hemen arkasında bir kepçe temel kazıyor. Her yerde inşaat var, her yerde bir çirkinlik abidesi yükseliyor. Biraz ileride üç ulu çınar çıktı karşıma. Birinin gövdesine tahtalar çakıp merdiven yapmışlar, daha yukarlarda ise sanki oturma yerleri oluşturmuşlar. Bir süre kaldım orada, tavaf ettim birini. Biraz sonra bunlardan birine dair bir hikaye dinleyeceğimi bilmeden ayrıldım oradan.
Ot sarmış her yanı. Yer yer yakmışlar, simsiyah öbekler var. Sanki biraz önce sönmüş gibi is kokusu sinmiş. Dere çöplüğe çevrilmiş; çek yat, bavul, pet şişeler, naylon torbalar; her türlü pisliğe rağmen şırıl şırıl akıyor. Su şimdilik çok az, olsa olsa ayak bileğini ancak geçer. Öbek öbek adacıklar, üzerinde sazlıklar. Bir ara ördekler gördüm, denize doğru gidiyorlardı.
Burada da yol bitti ve birden, “Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın bu toprak,” diyerek biri çıktı karşıma…
– Selamünaleyküm.
– Aleykümselam. Hayırdır, ne işin var buralarda?
– Çıktım, biraz dolaşayım dedim, diye cevap verdim. Bu arada durduğu yere baktım, hurdadan küçük bir tepe var arkasında. Buyur etti beni mekanına…
Adı Süleyman Keskin. Esasen Bursalı, Bandırma’lı Hafize ile evlenmiş, burada yaşıyormuş. Çöplerden topladığı hurdayı biriktirip satıyormuş. Hurdalık dediğime bakmayın, aslında bir çöplük yığınıyla karşı karşıyaydım. Derken karısı geldi. Süleyman ne kadar inceyse, Hafize o kadar kalın… Yusyuvarlak yanakları var. Gözler boncuk boncuk. Fakat yüzü gözü çizik içinde, ya da kirli, öyle görünüyor. Koca memeleri karnına kadar inmiş. Hemen kocasını şikayete başladı, “Düştü,” dedi, “Sırtındaki vidalar dışarı çıktı, irin akıyo, hastaneye gitmiyo, şuna bi şey söyle,” dedi. Sırt üstü düştü ve yerdeki çiviler sırtına girdi diye anladım önce. Ve hastaneye gitmiyor! Hem de on yıldır! Ve çivilerin saplandığı yerden irin akıyor! Süleyman girdi araya. Meğer biraz önce gördüğüm çınarların birinden düşmüş kıç üstü, omuriliğini çatlatmış, önce Edremit Devlet Hastanesine götürmüşler, oradan da Bursa’ya. Ameliyat olmuş, sırtına vidalar çakmışlar. Şimdi onlar dışarı çıkmış, kan ve irin geliyormuş ara ara.
Dehşet içinde kaldım. O ara Hafize Süleyman’ın ayağını sıyırdı, diz kapağına doğru yirmi santimlik yara izini gösterdi. Oradan da irin akmış ama şimdi kurumuş, sırtından akan irinler bacağından çıkmış, öyle dedi.
– Yahu Süleyman, gitsene hastaneye, göstersene sırtını…
Hafize üsteledi:
– Ben de diyom ama gitmiyo işte… Süleyman karısına pis pis baktı, belli ki bin kere aynı şeyi söylemiş.
– Yok amca, gidecem ama…
Bak yine amca dedi biri daha bana, bu kez ses etmedim.
– Bana amca diyorsun da sen kaç yaşındasın?
– Elli dört.
– Hafize sen?
– Elli dokuz doğumluyum. Söyle şuna da hastaneye gitsin.
Süleyman sinirlendi iyice, “Tamam, gidecez işte,” dedi.
İki çocukları varmış, kız olan İstanbul’da çalışıyormuş, oğlan ise buralarda, fayansçılık yapıyormuş. Bir iki güne kadar gelirmiş. Fotoğraflarını çektim Süleyman’ın. Aslında o istedi, “Çeksene beni,” dedi. Buraya geleli beri ilk kez fotoğraf makinamı yanıma aldım. Sonra ikide bir “Bana getirecen di mi fotoğrafları?” diye sordu durdu. “Getirecem,” dedim, “Ama kimbilir ne zaman…” Sıkı sıkı tembih etti: “Getir, getir…”
“Haydi eyvallah,” diyerek ayrıldım mekanından. O da benimle geldi, el arabasını aldı, birlikte yürüdük gerisin geri. Dereye atılan çöpleri gösterdim. Arada bir toplayıp yakıyormuş onları. Otları yakan da oymuş. Sonra beni Halit adlı bir arkadaşının yanına götürdü. “Gel bak,” dedi, “seni buraların en sahtekar adamıyla tanıştırayım.” Ayva ağacının hemen dibindeki tahta çiti aştık, bir bahçeye girdik. Yere çömelmiş, bir sürü ayvayı bir kovaya dolduruyordu Halit. Selam verdik, ayağa kalktı, selamımızı aldı. Halit yetmiş beş yaşında, ufak tefek ama benden dinç. “Ben,” dedi, “dürüst bir adamım. Bursa’dan İzmir’e kadar kalmadığım yer yok. Biri de tutup bu adam kötü bir adamdır diyemez. Hiç kimseye bir kötülüğüm olmadı. Hiç bir mahkemeye, hakim huzuruna çıkmadım. Sor burada herkese, benim için kötü bir şey söylemez. İnsan kendini övmemeli, başkaları ne diyor, ona bakmalı.”
– Halit, bu ayvaları niye çürüttün, toplayıp pazarda satsana.
– Para etmiyor ki abi.
– Hayvanlara mı veriyorsun?
Hayvanlara veriyormuş. Üstelik yıkayıp da veriyormuş. Süleyman “Niye yıkıyon?” diye sordu, yemiyorlarmış, öyle alışmışlar. Halit aynı zamanda kivi yetiştiriyor. Kiviyi ilk kez dalında gördüm. Asma gibi. Süleyman koparıp koparıp bana veriyor, ben “Yahu istemem,” dedikçe o koparıyor. “Yeter,” dedim, “Yeter, nereme koyayım.” Halit de “Daha olmadılar, soğuk görmesi gerekir,” diyor o sıra. Altı tanesi cebime sığdı. Teşekkür ettim, ellerini sıktım, yanlarından ayrıldım, çitlerin arasından geçip dere kenarına çıktım, çınarların altına geldim, başımı kaldırıp baktım, baktım, baktım. Birden fark ettim ki, sopam yok. Olsun, birazdan ana yola çıkacak ve savurup atacaktım zaten.

26 Kasım 2016, Cumartesi

Yorumunuz